Yazının başlığı sorunlu bir duruma işaret ettiği açık, sorun ise ”Demokrasi” kavramının kullanışında ve buna dair düşünsel yapıda belirgin bir biçimde öne çıkan boşluğun bir tabu haline gelmiş olmasıdır. Demokrasinin somut değil, Hegel’in soyut ideası gibi hep göklerde süzülen, arada yeryüzüne yaklaşıp rüzgarıyla ışık huzmesi gibi geçip kendini hissettiren büyülü ama hiçbir zaman kendini bize teslim etmeyen sonsuz bir rüya gibi bir şey olmasıdır. Bu nedenle adına yıllar yılı yapılan tartışmalar iflah olmaz bir noktaya sürüklendi hep. Sorun bu bıktırıcı rüyanın düşünce alanındaki sığlığının zamanla bir maskaralığa dönüşmüş olmasıdır.
Asıl sorun bir kavram olarak demokrasinin gerçek bağlamından kopartılarak ifade edilmeye çalışılıyor olmasıdır.
Anlatmak istediğim şey: Genel ve yaygın olarak kullanılan yanlış kimi kavramların zamanla galatı meşura dönüşmesi değil, gerçekliğin kavramlar aracılığıyla eğilip bükülmesi, gerçekliğin insan algısı üzerinde deformasyona uğramasıdır.
Demokrasiyi, toplumsal formasyonlardan (Kapitalizm, Sosyalizm) ekonomik ve sınıfsal bağlamından bağımsız bir tanımla yapmak, belirli bir bütünlük içinde anlam kazanacakken ayrıştırıp ona ulvi bir anlam biçmeye çalışmak. Tüm bunlar kavramın siyasal karşılığının anlaşılmasında bir bulanıklığa yol açmaktadır.
Sorun boyutu ise Türkiye’nin ortalama aydınının sınırlarını aşıp akademi dünyasını da içine alacak kadar yaygınlaşmış olmasıdır.
Ersin Kalaycıoğlu Profesör ve Akademisyen olarak bir konuşmasında ekonomiden siyasete hukuka kadar ülkede biriken sorunların çözümünü ne idüğü belirsiz bir demokrasiyle olacağının altını çizip çizip duruyor ve şunu söylüyor,
“1970 lerden beri bir türlü hayata geçmeyen demokrasiyi kurmamız gerekiyor”
Peki. Kalaycıoğlu nasıl bir demokrasiden söz ediyor? Herkesin üzerinde mutabık kaldığı köşeleri belli bir demokrasi tanımı var mı? Yok. Olmayınca felsefedeki idelaizmin siyasetteki karşılığı da değişmeden idealist kalıyor. (Buradaki idelaizmin ideal olanla ilgisi olmadığını söylememe gerek yok sanırım.)
Bunu öyle büyük bir saflıkla ve inanarak söylüyor ki onu dinleyen aklı kıt biri demokrasiyi sihirli bir değnek gibi
algılayıp bi gelse her derdin çözüleceğine inanır. Peki Kalaycıoğlu gerçekten bu kadar saf akılsız biri mi? Sanmıyorum, az buçuk tarih edebiyat okumuş düşüncesinde samimi her insanın demokrasi dendiğinde bunu bir toplumsal gerçeklik üzerinden ele alması gerektiğini bilir. Demokrasiyi dar patikalardan, yollardan geçip otobana varıldığında uçup gidecek bir yol sanan bundan medet uman akademisyen ve profesörleri gördükçe samimiyetlerinden şüphe etmemek elde değil. Asıl talihsizlikse böyle düşünen akademisyenlerin küçümsenmeyecek sayıda olmasıdır.
Yılmaz Güney’in “Umut” adlı filmini izleyenler hatırlayacaktır, derin yoksulluk içinde hayat süren Cabbar’a (Yılmaz Güney) arkadaşı Hasan (Tuncel Kurtiz) uzakta bir yerde bir ağacın hizasında gömülü bir hazine olduğunu söyler, Cabbar başta buna pek itibar etmez ama Hasan yine de her fırsatta ona bunu anlatıp ikna etmeye çalışır. Cabbar ise umutla sürekli piyango bileti alır bir gün çok zengin olacağına inanır ama biletine amorti bile çıkmaz, yoksulluk canına tak eder. En sonunda Hazine konusunda Hasan onu ikna eder ve bir imamla birlikte hazinenin gömülü olduğu yere giderler. Cabbar kazmayı eline alır günlerce kazar, kazar, kazar. Umutla kazar hırsla kazar, öfkeyle kazar ama hiç bir şey çıkmaz tükenir Cabbar, Halüsinasyon görmeye başlar, imam seslenir “altındır bu yılan olur kaçar, kuş olur uçar” der. Cabbar ise kendi ekseninde umut umut umut diyerek döner durur!..
Akademinin hikayesi Cabbar’ın hikayesinden beter de, demokrasi yılan olup kaçıyor mu kuş olup uçuyor mu bari bunu söyleseler de biz de rahatlasak.
Yüz yıllık siyasal yalnızlıkların yüz yıllık yanlışlıklar tarafından besleniyor olmasının kimi nedenlerini burada bulmak da mümkündür.
Öyleyse düşünce alanında kendini gösteren bu sağlıksız, yaralı bilincin onarılması sorununu, bu bilincin konusu olarak demokrasi ile başlamasında bir sakınca görmüyorum.
Buraya kadar hem fikirsek gelin bu maskaralığa bir son verelim ve kavramsal ağırlığı olan demokrasinin taşlarını yerli yerine koyalım
Demokrasi, sosyalizm ya da kapitalizm gibi ekonomik bir temeli olan sistem değil, ekonomik ve sınıfsal bir temeli olan kapitalizm ve sosyalizm de halkın siyasete katılımını ve özgürlükleri belirleyen siyasal bir tutum ya da yaklaşımdır.
Demokrasi ancak yukarıda ifade ettiğim toplumsal formasyon bağlamında ele alınabilir. Dolayısıyla günümüz için demokrasi dediğimizde bunu kapitalizm bağlamında düşünmemiz gerekiyor.
Bunun anlamı şudur; sorun ne olursa olsun ister Kürt sorunu, ister kadın sorunu, isterse emek ve çevre sorunu, hangisini mücadele başlığı olarak seçersek seçelim verilen mücadelenin sınırlarını zorlayan şeyin kapitalizm olduğu gerçeğini görememek, bundan hareketle sorunu kapitalizmden muaf bir demokrasi sorunu olarak tarif etmektir.
Emek sermaye çelişkisinden , sınıfsal olandan uzak bir demokrasi tanımı yapıldığında yüz yıldır demokrasi adına verilmiş mücadelenin neden hala bu denli kısır kaldığını, bugün her türlü demokratik haktan nasıl ve neden yoksun kaldığımızı, yıllar öncesinde kazanılmış her türlü hakkın elimizden nasıl ve hangi nedenlerle alındığını anlamak ve açıklamakta imkansızlaşıyor.
Kapitalizmde demokrasi temsil niteliğinde bir araçken yönetilenler için her nedense varıldığında her şeyin iyi olacağına inanılan bir yanılsamadır, çünkü demokrasi böyle bir sistemde yöneten sınıf için işlevsel olduğu ölçüde kullanılan, işlevini yerine getirdiğinde ise askıya alınması gereken siyasal bir araçtır.
Geleceğin sosyalizminde de demokrasi sadece ve sadece sosyalizmin başarısı için kullanılacak bir araçtır, ama amaç değildir. Çünkü asıl amaç sosyalizm ve ötesidir. Bu bağlamda demokrasi sosyalizmin önüne geçebilecek bir ilkesel değer sayılmayacağı gibi, kendi başına da her hangi bir anlam da taşımamaktadır.
